Üzeri çakıl taşlarıyla kaplı bir patikada yürüyor, ayaklarımın altında ezilen çakıl taşlarının kişiliksiz seslerini ezici bir kuvvetin zevkiyle dinliyordum. Ağaçlar vardı iki yanımda, kollarını üstüme salmış, her an hareket edip karanlığına gömecekmiş gibi. Sanki bir el uzanacak da beni çekecek, ben de isteksiz ama amade, çığlıklarla ama sessizce teslim edecektim kendimi o kudrete. Ara ara durup ağaçlara bakıyor, hareket etmediklerinden emin olmaya çalışıyordum. Ay ışığı dalların arasından sızıp yoluma düşüyordu, karanlık içine çekiyordu, ay ışığını unutuyordum. Ay ucunu karanlığa bırakmış ben kendimi bırakmışım çok mu?
Ormanın o müthiş büyüsüne kendimi kaptırmış yürüyordum ki az sonra bir rampayı tırmanmaya başladım. Artık karanlığa boğulmuştum. Ormanın o kasveti, o çekiciği sarmıştı boğazımı da nefes alamıyordum sanki. Rampayı aştığımda gözümün görebileceği o en son noktada bir kulübenin yanan ışığını gördüm. Artık imkânı yoktu duramazdım. Ayaklarım beynimden bağımsız atıyordu adımlarını, dur diyemiyordum, durmasını da istemiyordum. Korktukça korkmayı seviyordum. Gittikçe yaklaşıyordum. Ve onu gördüm. Adımlarımın yavaşladığını hatta yürümeyi bıraktığımı fark ettim. Ne ağaçlar ne çakıl taşları ne de kulübe kaldı aklımda. Yalnızca onu görüyordum. Üstüme üstüme geliyordu, kimdi o? Başını önüne eğmiş büyük ihtimalle acı hatıralarını düşünüyordu.
Kimdi o?
Belki de bu ıssız yerde yaşamasının nedeni yalnız kalmak istemesiydi. Ya yalnız olmadığını anladıysa, ya beni... Sonunu getirmek istemediğim cümlelere giriş yapıyordum. Ya beni, ya bana, ya ben...
Kimdi o?
O uzun vücudunun üstünde başını taşıyamıyorcasına eğik tutmasının nedeni belki de eksik yaşanmışlıktı.
Kimdi o?
Seçemediğim, hiçbir dış görünüş yükleyemediğim bu her kimse, beni korkutuyordu, yalnızlığıyla eziyordu tüm bedenimi. Sonra hareket etmeye başladı. Ben mi gidiyordum o mu geliyordu bilmiyorum, her şey yok olmuştu, ben de... Sadece o vardı.
Kimdi o?
Belki de âşık olduğu biri vardı, çok sevmiş karşılık görememişti,
belki de annesi bir kez olsun okşamamıştı saçını, bir sığıntı gibi yaşamıştı evinde. Kendini hep işlemediği suçun affettiricisi gibi gördü belki de.
Kimdi o?
Yaklaştıkça hafifliyordum. Gözlerini göremiyordum ama sert
bakışlarını hissedebiliyordum. Sanki nefretiyle bir çember oluşturmuştu kendisine. Bir yanı severken diğer yanı hep nefret etmişti insanlardan. Eksiklerini tamamlamak zor gelmişti, kendisini tamamlamaktan vazgeçip, diğer hayatlardan kendini eksiltti belki de.
Kimdi o?
Kimdi bu yalnızlığa esir olmuş zavallı. Kendi sessizliğinde boğulmuş dilsiz. Artık o kadar yaklaşmıştım ki onu görüyor ama tanımlayamıyordum. Bakıyor ama göremiyordum. Boğazımda düğümlenen şey her neyse nefes aldırmıyordu bana. Kalbim rayından çıkmıştı, bacaklarım vücudumu zelzeleye uğratırcasına titriyordu. Hayatıma dair her şeyin geçmesi gerekirdi. Oysa ben hiçbir şey duymuyor, görmüyor, hissetmiyordum. Sanki hayatıma dair tüm cümleleri kurmuştum. Yalnızdım; eziktim; güvensizlikle, nefretle doluydum. Bir şeyler hep az gelmişti, ben hep yaşamayı özlemiştim, özlediklerimi yaşayamamıştım da. Ben hep gelecekleri bekledim ama onlar hiç gelmedi. Ama tek suçlu onlar değil, ben hep bekledim, keşke gidebilseydim. Bir güvenebilseydim kendime. Ah bir gittiğimde hoş geldin diyeceklerinden emin olabilseydim.
Artık bacaklarım titremiyordu. Üzerimde bir serinlik… Rüzgâr uyan dercesine enseme doğru esiyor. Önce camına ay ışığı vurmuş, verandasına varıncaya tahtakurularının harap ettiği kulübeye baktım, sonra önümde cansız, cisimsiz duran elektrik direğine; en son ne zaman ışık saçtığını merak etmeden, terk edilişini merak etmeden... Her şey yerli yerindeydi artık; çakıl taşları, ağaçlar, yol, kulübe, elektrik direği ve ben... Artık ne karanlıktan ne de etraftakilerden korkuyordum, daha baskın bir korku vardı içimde; kendimle karşı karşıya gelmek;
Kimdi o?
O, bendim.