17 Mayıs 2016 Salı

VATANSIZ

Gözlerin cinayet rengi
Baktıkça yosun tutarım
Kokular ıslanır sonra
Ben
Yüzündeki çizgilerde kendimi ararım
Vatanımın sınırıdır
Gülüşünün deltaları
Yüzün dökülse
İhtilale uğrarım.


24 Ekim 2014 Cuma

BİAT ET!

Eğ başını
Biat et aşkıma
Karanlık esiyor en ıssız yerimden
Denizi unutuyorum, güneşin ısısını bir de
Suyun ıslaklığını, ateşin yakıcılığını
Taşın sertliğini
Ellerim unutuyor kavramayı
Kokular siliniyor

Eğ başını
Biat et yoluma
Ki yolum senindir
Bir yalın bir ayak
Ayakların tanısın yolumu
Tozuna bulansın
Bir yalın düş yoluma
Düşlerin yolumu tanısın
Tanıdığın her şeyi unut
Ruhlar yeniden yaratılsın
Yönün ben olayım
Kaderinde benim olduğum bir dünyaya uyanayım

Eğ başını
Biat et kelâmıma
O kelâmlar ki sadece seni anlatır
Tüm anlamları sende saklıdır.

KELİMELERİN İNTİKAMI

Gırtlağına kadar gömülürsün ya kelimelere, hiçbiri söylenememiştir oysa. Konuşamadıklarına boğulmuşsundur. Söylenenleri değersiz kılacak kadar susmak zorunda kalmışsındır. Biliyor olmalısın yoksa bu kadar çığlık gözlerinin ardına nasıl yerleşmiş olabilir? Yoksa bu kadar kayalık nasıl taşınmış olabilir sahiline? Yoksa nasıl küfür gibi yapayalnız durabilirsin o iskelede? Bana gelince aynı işte. Gazete sayfasına düşülmüş not gibiyim, masada unutulup kalkılan. Gırtlağıma kadar kelimelerle doluyum Kadir. Sadece "Mutlu yıllar" diyemez miyim?

DUY BENİ!

Kadir; Anlatmam lazım yoksa kaybolacağım. Sen olmalısın aklımda yoksa kendimle karşılaşacağım. Oysa hayat kurulmuş cümlelerin dışında. Dışındayım anlattıklarımın, anlatacaklarımınsa uzağında. Korkuyorum yine de bir başka sebeple. Birgün olur da kaybedersem kelimelerimi ve anlatamazsam seni. Ve anlatamazsam sana. Ve dünya birden sussa. Bir damlanın yapraktan kayışını duysam, bir karıncanın adımını ya da. Kelimelerim susarsa ve sen duyamazsan beni. Duy beni! Belki de amacım kaybolmamak sende, kaybolmamak sana geldiğini sandığım o yolda. Belki de amacım kelimelerden iz bırakmak dönüş yoluma. Ya benden önce başkaları bulursa ya dönemezsem ya öylece kalırsam kapında? Kapılar ya! Kapalı kapıları bilirim, bilirim kendi açılmaz kapılarımdan. Paslıdır kapıların, tanırım. Kapı komşusudur acıların korkularıma. Bilirim ben Kadir; iyi şeyler benim başıma gelmez. Bana gelene kadar tükenmiştir. Kâgir aşkın kalıntısı sanıklar bırakmıştır geride. Sanıkların tanığı olmanın, suç mahalinde taraf olamamanın hüznü var bende. Zeberced'in yalnızlığı, C.nin yetişme çabası, orada olamamanın telaşı biraz da.

GÖR BENİ!

      Sen arındığım gecem, aradığım hecem sen. Sen kadirim, sen günlerimin kadir gecesi. Sen bahtımın yazılmayanı, yazılanların en bahtlısı. Sen çalınan gülüşüm, ardından ağlayışım. Sen arzımın arzusu, arzumun susuzluğu sen.
      Sen ki dilimde besmele Adınla başlarım her söze.
      Kadir; Kâfidir. Kâfidir kâinatı anlatmaya öyle ki muktedir.
      Kadir; Bir hikâye çaldım kendimden, kendine borçlu her insan gibi kaçtım kendimden. Kıyısından dolandım hayatın. İlişmeden. Korkuyorum şimdi, toprağı tutmuyor ayaklarım. Toprak mı yadırgıyor beni, ayaklarım mı toprağı? Hayat korkunun kokusunu alan her canlı gibi geliyor üstüme. Derken sen bakıyorsun bana. Ya görüyorsun ya da sadece ben görüyorum seni. Zannediyorum ki ben varım gözbebeklerinde. Gözlerinin karanlığına düşmek, evreni yutan kara delik misali çekimine kapılmak, yıldızları, ay’ı, güneşi, her bir zerreyi gözbebeklerinde görmek… Görmek işte seni, beni görmeni dilemek. Gördüğün yerde görünür olmak…
        Evrenin ilk günüydü sanki gözlerin gözlerime değdi. Belki sadece baktın ve ben baktığın yerdeydim. Ama baktın ve Gaziantep’in ortasında, öylesine bir caddesinde bir parantez açıldı, akıp giderken görüntün ve ben her saliseyi nefes misali derin derin içime çekerken, bir parantez açıldı hayatıma. Kimsenin görmediği, görse de bilmediği, bilse de anlam veremediği. Sonra birgün adımı söyledin, sen söyledin ya adımın anlamını öğrendim. Ad’ımla çağırdın beni. Bilirim ki her şey bir isimle başladı. Ve yine bilirim ki Adem’e ilk “isimler” öğretildi; cisimleri yokken daha. Melekler bilmedikleri isimleri bilene-bildirilene secde ettiler. Her şey bir isimle başladı. Ad’ımla çağırdın beni adım adım kıyılarına. Ama hiçbir zarfın üstünde yok ismim, varsa beklediğin biri o ben değilim. Ben beklemediğinim.
         Seni anlatırken kederli bir yüzü var dedim, çizgileri kederli. Gözleri beyaz bir sayfada mürekkep damlası. Göğüs kafesi kapalı aşka, yürüyüşünden anlıyorum. Bedeni rahat değil sanki yaptığını sevmeyen ama yapması gerekenler gibi. Unutmak istediği bir şeyleri var gibi ama bir organını unutmaya çalışır gibi çaresiz. Oysa ellerinden bile habersiz. Âdemin ademi Kadir. İnfilaktır sana atılmış tüm adımlarım, geriye benden ne kalır? Sana dönüşür her bir zerrem, sen olur. Senden bana ne kalır?
Gör beni!
         Yıllar önce “Büyü Dükkânı” adında bir kitap okumuştum. Öyle bir dükkân ki her şeyi almak mümkün. Mümkün kılınmayanları bile. Aşk, mutluluk, anılar, unutmak, aldanmak, gerçek… Sevgi, nefret, zenginlik… Tabi hepsinin bir bedeli vardı. Bedelini ödeyebilen çıkmamış hiç, bir kişi hariç. Acaba sen neleri feda ederdin, ne isterdin, gerçekten bedelini ödeyebilir miydin? O kadar ister miydin? Dualarla ıslandın mı hiç? Sırılsıklam oldun mu? O kadar çok istedin mi bir şeyi? Yorulmadın mı istemekten? Yaptıklarından yorulmadın mı?
         Hayat törpüledi hepimizi, sevilecek yanlarımız kaldı geriye. Sevilmeyecek yönlerimize kalmadı tahammül. Kimse sevemedi bizi, biz sevdirmezken kendimizi.
         Seninle savaşamam, kendimle savaşım tüm cephelerde zaten. Ben kabullendim beni görmemeni. Keşke yazabilseydim seni. O ilk cümleden sonra akıp gitseydi kalemim, vadisini bulmuş nehir misali. Anlatabilseydim seni, sen sandığım kişiyi. Sende, senin bildiklerinin ötesinde bir şey var. Bilebildiklerimin de ötesinde. Oysa sevebilirdim seni, seninle birlikte fezada yer kaplayan her zerreyi. Belki kelebekleri, bozuk musluğu, gıcırdayan kapıyı, tükenmiş kalemi, unutulmayı, unutmayı, uyumayı, koparılmış ölü çiçekleri… Sevebilirdim hepsini.
         Ve tutabilirdim aşkı elinden, zaman verilseydi bana eğer.

12 Ağustos 2010 Perşembe

DÖRT İŞLEM

Terk edilmelerin en kötüsünü yaşıyorum sanırım, kendimi terk ediyorum. O gidiyor ve ben "Gitmesen ne güzel olur." diyemiyorum, gitmesi için bölünüyorum sanki. Arkamdan el sallıyorum, her gitmede bir ben kalıyorum geride ya da benden beni çıkarınca geriye hiçbir şey kalmıyor. Eldeli toplamalar yerine komşudan onluk alınan çıkarmalar yapıyorum. Çarpma işlemi tek taraflı bağlamazlık içinde ki, bölme işlemi kendim ile kendim arasında gerçekleştirildi. Tek hata ile tüm doğrularım gitti.

ISLAK MISIN HÂLÂ?

Islak mısın hâlâ?
Ahmakıslatan masallarla
Şimdi bir şehirden daha gidiyorsun, diğer tüm şehirlerden gittiğin gibi
Ve geldiğin gibi
Fark edilmeden ama fark ederek
Bakir ellerinle dokunuyorsun fahişe ağaçlarına tüm gitmelerin
Sen dokunuyorsun ya
Bakir bir allık değiyor çiçeklerine tüm şehirlerin

Islak mısın hâlâ?
Yaratmayan Tanrıların dilsiz ve günahkâr azizeleri
Soytarı bir bilgelikle
Yeni masallara çağırdılar seni
Güneşli bir günde yağmura yakalanmışların telaşı üzerinde
Yüreğin oksijene sırtını dayamış
Dinliyorsun
Rüzgâr şemsiyeni ters çevirmiş
Islanıyorsun

Islak mısın hâlâ?
Şimdi bağırıyorsun, öyle çok bağırıyorsun ki duyulmuyorsun
“Yeter, anlatmayın! Bilmek istemiyorum,
Öylenin aslında öyle olduğunu ve öylece olduğunu
Bilmek ve öylece bilmek istemiyorum”
Dilsiz azizeler ve masallar karşısında, konuşan acılarınla dilsiz kalıyorsun

Islak mısın hâlâ?
Elinde yargısı infazında, öznesi belirsizliklerde cümlelerle
Ve cümlecilik oynarken komşu belirsizliklerle
Yüklemlerin mi çoklukların tekil şahıslarında yoksa çoklukların tekliğinde mi tüm şahıslar?

Islak mısın hâlâ?
Kıt kanaat bildiğin duaları okurken ve titrerken yorganının altında
Dinlediğin ahmakıslatan masallarla…