24 Ekim 2014 Cuma

GÖR BENİ!

      Sen arındığım gecem, aradığım hecem sen. Sen kadirim, sen günlerimin kadir gecesi. Sen bahtımın yazılmayanı, yazılanların en bahtlısı. Sen çalınan gülüşüm, ardından ağlayışım. Sen arzımın arzusu, arzumun susuzluğu sen.
      Sen ki dilimde besmele Adınla başlarım her söze.
      Kadir; Kâfidir. Kâfidir kâinatı anlatmaya öyle ki muktedir.
      Kadir; Bir hikâye çaldım kendimden, kendine borçlu her insan gibi kaçtım kendimden. Kıyısından dolandım hayatın. İlişmeden. Korkuyorum şimdi, toprağı tutmuyor ayaklarım. Toprak mı yadırgıyor beni, ayaklarım mı toprağı? Hayat korkunun kokusunu alan her canlı gibi geliyor üstüme. Derken sen bakıyorsun bana. Ya görüyorsun ya da sadece ben görüyorum seni. Zannediyorum ki ben varım gözbebeklerinde. Gözlerinin karanlığına düşmek, evreni yutan kara delik misali çekimine kapılmak, yıldızları, ay’ı, güneşi, her bir zerreyi gözbebeklerinde görmek… Görmek işte seni, beni görmeni dilemek. Gördüğün yerde görünür olmak…
        Evrenin ilk günüydü sanki gözlerin gözlerime değdi. Belki sadece baktın ve ben baktığın yerdeydim. Ama baktın ve Gaziantep’in ortasında, öylesine bir caddesinde bir parantez açıldı, akıp giderken görüntün ve ben her saliseyi nefes misali derin derin içime çekerken, bir parantez açıldı hayatıma. Kimsenin görmediği, görse de bilmediği, bilse de anlam veremediği. Sonra birgün adımı söyledin, sen söyledin ya adımın anlamını öğrendim. Ad’ımla çağırdın beni. Bilirim ki her şey bir isimle başladı. Ve yine bilirim ki Adem’e ilk “isimler” öğretildi; cisimleri yokken daha. Melekler bilmedikleri isimleri bilene-bildirilene secde ettiler. Her şey bir isimle başladı. Ad’ımla çağırdın beni adım adım kıyılarına. Ama hiçbir zarfın üstünde yok ismim, varsa beklediğin biri o ben değilim. Ben beklemediğinim.
         Seni anlatırken kederli bir yüzü var dedim, çizgileri kederli. Gözleri beyaz bir sayfada mürekkep damlası. Göğüs kafesi kapalı aşka, yürüyüşünden anlıyorum. Bedeni rahat değil sanki yaptığını sevmeyen ama yapması gerekenler gibi. Unutmak istediği bir şeyleri var gibi ama bir organını unutmaya çalışır gibi çaresiz. Oysa ellerinden bile habersiz. Âdemin ademi Kadir. İnfilaktır sana atılmış tüm adımlarım, geriye benden ne kalır? Sana dönüşür her bir zerrem, sen olur. Senden bana ne kalır?
Gör beni!
         Yıllar önce “Büyü Dükkânı” adında bir kitap okumuştum. Öyle bir dükkân ki her şeyi almak mümkün. Mümkün kılınmayanları bile. Aşk, mutluluk, anılar, unutmak, aldanmak, gerçek… Sevgi, nefret, zenginlik… Tabi hepsinin bir bedeli vardı. Bedelini ödeyebilen çıkmamış hiç, bir kişi hariç. Acaba sen neleri feda ederdin, ne isterdin, gerçekten bedelini ödeyebilir miydin? O kadar ister miydin? Dualarla ıslandın mı hiç? Sırılsıklam oldun mu? O kadar çok istedin mi bir şeyi? Yorulmadın mı istemekten? Yaptıklarından yorulmadın mı?
         Hayat törpüledi hepimizi, sevilecek yanlarımız kaldı geriye. Sevilmeyecek yönlerimize kalmadı tahammül. Kimse sevemedi bizi, biz sevdirmezken kendimizi.
         Seninle savaşamam, kendimle savaşım tüm cephelerde zaten. Ben kabullendim beni görmemeni. Keşke yazabilseydim seni. O ilk cümleden sonra akıp gitseydi kalemim, vadisini bulmuş nehir misali. Anlatabilseydim seni, sen sandığım kişiyi. Sende, senin bildiklerinin ötesinde bir şey var. Bilebildiklerimin de ötesinde. Oysa sevebilirdim seni, seninle birlikte fezada yer kaplayan her zerreyi. Belki kelebekleri, bozuk musluğu, gıcırdayan kapıyı, tükenmiş kalemi, unutulmayı, unutmayı, uyumayı, koparılmış ölü çiçekleri… Sevebilirdim hepsini.
         Ve tutabilirdim aşkı elinden, zaman verilseydi bana eğer.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder