12 Ağustos 2010 Perşembe
DÖRT İŞLEM
Terk edilmelerin en kötüsünü yaşıyorum sanırım, kendimi terk ediyorum. O gidiyor ve ben "Gitmesen ne güzel olur." diyemiyorum, gitmesi için bölünüyorum sanki. Arkamdan el sallıyorum, her gitmede bir ben kalıyorum geride ya da benden beni çıkarınca geriye hiçbir şey kalmıyor. Eldeli toplamalar yerine komşudan onluk alınan çıkarmalar yapıyorum. Çarpma işlemi tek taraflı bağlamazlık içinde ki, bölme işlemi kendim ile kendim arasında gerçekleştirildi. Tek hata ile tüm doğrularım gitti.
ISLAK MISIN HÂLÂ?
Islak mısın hâlâ?
Ahmakıslatan masallarla
Şimdi bir şehirden daha gidiyorsun, diğer tüm şehirlerden gittiğin gibi
Ve geldiğin gibi
Fark edilmeden ama fark ederek
Bakir ellerinle dokunuyorsun fahişe ağaçlarına tüm gitmelerin
Sen dokunuyorsun ya
Bakir bir allık değiyor çiçeklerine tüm şehirlerin
Islak mısın hâlâ?
Yaratmayan Tanrıların dilsiz ve günahkâr azizeleri
Soytarı bir bilgelikle
Yeni masallara çağırdılar seni
Güneşli bir günde yağmura yakalanmışların telaşı üzerinde
Yüreğin oksijene sırtını dayamış
Dinliyorsun
Rüzgâr şemsiyeni ters çevirmiş
Islanıyorsun
Islak mısın hâlâ?
Şimdi bağırıyorsun, öyle çok bağırıyorsun ki duyulmuyorsun
“Yeter, anlatmayın! Bilmek istemiyorum,
Öylenin aslında öyle olduğunu ve öylece olduğunu
Bilmek ve öylece bilmek istemiyorum”
Dilsiz azizeler ve masallar karşısında, konuşan acılarınla dilsiz kalıyorsun
Islak mısın hâlâ?
Elinde yargısı infazında, öznesi belirsizliklerde cümlelerle
Ve cümlecilik oynarken komşu belirsizliklerle
Yüklemlerin mi çoklukların tekil şahıslarında yoksa çoklukların tekliğinde mi tüm şahıslar?
Islak mısın hâlâ?
Kıt kanaat bildiğin duaları okurken ve titrerken yorganının altında
Dinlediğin ahmakıslatan masallarla…
Ahmakıslatan masallarla
Şimdi bir şehirden daha gidiyorsun, diğer tüm şehirlerden gittiğin gibi
Ve geldiğin gibi
Fark edilmeden ama fark ederek
Bakir ellerinle dokunuyorsun fahişe ağaçlarına tüm gitmelerin
Sen dokunuyorsun ya
Bakir bir allık değiyor çiçeklerine tüm şehirlerin
Islak mısın hâlâ?
Yaratmayan Tanrıların dilsiz ve günahkâr azizeleri
Soytarı bir bilgelikle
Yeni masallara çağırdılar seni
Güneşli bir günde yağmura yakalanmışların telaşı üzerinde
Yüreğin oksijene sırtını dayamış
Dinliyorsun
Rüzgâr şemsiyeni ters çevirmiş
Islanıyorsun
Islak mısın hâlâ?
Şimdi bağırıyorsun, öyle çok bağırıyorsun ki duyulmuyorsun
“Yeter, anlatmayın! Bilmek istemiyorum,
Öylenin aslında öyle olduğunu ve öylece olduğunu
Bilmek ve öylece bilmek istemiyorum”
Dilsiz azizeler ve masallar karşısında, konuşan acılarınla dilsiz kalıyorsun
Islak mısın hâlâ?
Elinde yargısı infazında, öznesi belirsizliklerde cümlelerle
Ve cümlecilik oynarken komşu belirsizliklerle
Yüklemlerin mi çoklukların tekil şahıslarında yoksa çoklukların tekliğinde mi tüm şahıslar?
Islak mısın hâlâ?
Kıt kanaat bildiğin duaları okurken ve titrerken yorganının altında
Dinlediğin ahmakıslatan masallarla…
Foto-Graf
Hayat bir anlığına sustu ve durdu zaman
Durdu tüm büyümeler, tüm eskimeler
Doyumsuz tatlar için acıktık birlikte
Kana kana içmelere susadık
İhmallerin ihtimaliydi tüm ihlâller
İhmal edilmiş ihtimal masallara yol aldık
Kâinat bir gözbebeği kadardı şimdi
Biz o gözbebeğinde,
Sevabına değişemeyeceğimiz günahlar aradık
Biz ki Gafot, yani birlikteliğin her şekli
Gölgeler içinde bir ışık huzmesi çeldi de aklımızı
Fark edilmeden ama fark ederek
Kimsenin olmadığı kadar bizim olan tabiatı seyre daldık
Şimdi sert iklimlerin yumuşak tenini okşuyor rüzgâr
Eksik yaşanmışlıklara vuruyor tüm saatler
Zaman yanlış hesaplanmış bir dört işlem,
Demem o ki
Herkesin sessizce bildiğini bağırarak söylemekti bir objektiften bakmak
Birinin bağırarak bilmediğini sessizce bilmekti belki de
Engin kıyıları
Bitmez tükenmez semayı kadrajlara sığdırmak
ya da
Kadrajlardan sonsuz semalar,
Engin kıyılar yaratmaktı bir objektiften bakmak
Kır çiçeklerinin kokusunu veya
Suyun sesini görmek
Lâl yaşamlardan geveze yaşamlara sızmaktı.
Fotoğraf, aşktı
Fotoğraf emek ve sevgiyse,
Sevgilerimiz, nedenlerimiz ise
Nedenler tarihse ve tarih tekerrürse
Biz en büyük denden’iz tüm tekerrürlere
Gaziantep Fotoğraf Derneği'ne ithafen... Gezgin dergisinde yayımlanmıştır.
Durdu tüm büyümeler, tüm eskimeler
Doyumsuz tatlar için acıktık birlikte
Kana kana içmelere susadık
İhmallerin ihtimaliydi tüm ihlâller
İhmal edilmiş ihtimal masallara yol aldık
Kâinat bir gözbebeği kadardı şimdi
Biz o gözbebeğinde,
Sevabına değişemeyeceğimiz günahlar aradık
Biz ki Gafot, yani birlikteliğin her şekli
Gölgeler içinde bir ışık huzmesi çeldi de aklımızı
Fark edilmeden ama fark ederek
Kimsenin olmadığı kadar bizim olan tabiatı seyre daldık
Şimdi sert iklimlerin yumuşak tenini okşuyor rüzgâr
Eksik yaşanmışlıklara vuruyor tüm saatler
Zaman yanlış hesaplanmış bir dört işlem,
Demem o ki
Herkesin sessizce bildiğini bağırarak söylemekti bir objektiften bakmak
Birinin bağırarak bilmediğini sessizce bilmekti belki de
Engin kıyıları
Bitmez tükenmez semayı kadrajlara sığdırmak
ya da
Kadrajlardan sonsuz semalar,
Engin kıyılar yaratmaktı bir objektiften bakmak
Kır çiçeklerinin kokusunu veya
Suyun sesini görmek
Lâl yaşamlardan geveze yaşamlara sızmaktı.
Fotoğraf, aşktı
Fotoğraf emek ve sevgiyse,
Sevgilerimiz, nedenlerimiz ise
Nedenler tarihse ve tarih tekerrürse
Biz en büyük denden’iz tüm tekerrürlere
Gaziantep Fotoğraf Derneği'ne ithafen... Gezgin dergisinde yayımlanmıştır.
CİSMİN HÂLLERİ
İsmin -den hâlisin
Hep ayrılmalardasın
Tenin ismin yalın hâli
Hep yalnızlıklardasın
Ben ise bulunmalardan
Yönelme hâllerine
-de'den -e'ye doğru
Koşuşmalardayım
Feci “hâl”lerdeyim
Sana çıkmalardayım
Hep ayrılmalardasın
Tenin ismin yalın hâli
Hep yalnızlıklardasın
Ben ise bulunmalardan
Yönelme hâllerine
-de'den -e'ye doğru
Koşuşmalardayım
Feci “hâl”lerdeyim
Sana çıkmalardayım
Yüzünde Bir Yer
Hangimizin yüzünde bir yer edinmek istediği bir "kimse"si yoktur ki. Yıllarca o yeri ararız, en kırılgan yerindeyizdir ya hayatın, bir yüzün en kırılgan gölgesine yerleşmemiz belki de bu yüzden. Bazen bir incir ağacının gölgesine sığınmak gibidir hikâyelere sığınmak. Bazen de bir incirin balının dudağımızdan akmasına izin vermektir; bize biçilmişi ve bize biçilen kıldıklarımızı yaşamak. İnsanın doğaya ait olduğu zamanların ve hani “Tabiat Ana”nın bize masallar anlattığı toprakların hikâyelerine kulak veriniz.
Sema Kaygusuz, Yüzünde Bir Yer, Doğan Kitap
12 Mart 2010 Cuma
MUAMMA
Bir sayeban misali karanlıkta zuhur ettiğinde
yüzsuyu sancısında damıtılarak sen;
Kâinatın rahmine günahsız düştüğünde
bir katre mürekkep damlar sair bir hayatın izleğine
ki iki susku arasında kulağına söylenmiştir ismin
gizlenmiştir dokuzuncu boğumuna sessizliğin
ve yazılmıştır bir alınyazısının hükümsüz kimliğine
Ellerine ruhu üflendiğinde maharetin,
dokunduklarınla ve dokuduklarınla işlendiğinde bakışların
bir çevrilse yüzüne, can suyu serpilirdi enginlerine
gölgeler ışığa doyardı, arştan arza bir dua inerdi
"maharet ellerinde değil oysa" derdi biri görse gözlerini
o gözleri görebilir ve gören kılan kimsesizde...
yüzsuyu sancısında damıtılarak sen;
Kâinatın rahmine günahsız düştüğünde
bir katre mürekkep damlar sair bir hayatın izleğine
ki iki susku arasında kulağına söylenmiştir ismin
gizlenmiştir dokuzuncu boğumuna sessizliğin
ve yazılmıştır bir alınyazısının hükümsüz kimliğine
Ellerine ruhu üflendiğinde maharetin,
dokunduklarınla ve dokuduklarınla işlendiğinde bakışların
bir çevrilse yüzüne, can suyu serpilirdi enginlerine
gölgeler ışığa doyardı, arştan arza bir dua inerdi
"maharet ellerinde değil oysa" derdi biri görse gözlerini
o gözleri görebilir ve gören kılan kimsesizde...
1 Şubat 2010 Pazartesi
KİMDİ O?
Üzeri çakıl taşlarıyla kaplı bir patikada yürüyor, ayaklarımın altında ezilen çakıl taşlarının kişiliksiz seslerini ezici bir kuvvetin zevkiyle dinliyordum. Ağaçlar vardı iki yanımda, kollarını üstüme salmış, her an hareket edip karanlığına gömecekmiş gibi. Sanki bir el uzanacak da beni çekecek, ben de isteksiz ama amade, çığlıklarla ama sessizce teslim edecektim kendimi o kudrete. Ara ara durup ağaçlara bakıyor, hareket etmediklerinden emin olmaya çalışıyordum. Ay ışığı dalların arasından sızıp yoluma düşüyordu, karanlık içine çekiyordu, ay ışığını unutuyordum. Ay ucunu karanlığa bırakmış ben kendimi bırakmışım çok mu?
Ormanın o müthiş büyüsüne kendimi kaptırmış yürüyordum ki az sonra bir rampayı tırmanmaya başladım. Artık karanlığa boğulmuştum. Ormanın o kasveti, o çekiciği sarmıştı boğazımı da nefes alamıyordum sanki. Rampayı aştığımda gözümün görebileceği o en son noktada bir kulübenin yanan ışığını gördüm. Artık imkânı yoktu duramazdım. Ayaklarım beynimden bağımsız atıyordu adımlarını, dur diyemiyordum, durmasını da istemiyordum. Korktukça korkmayı seviyordum. Gittikçe yaklaşıyordum. Ve onu gördüm. Adımlarımın yavaşladığını hatta yürümeyi bıraktığımı fark ettim. Ne ağaçlar ne çakıl taşları ne de kulübe kaldı aklımda. Yalnızca onu görüyordum. Üstüme üstüme geliyordu, kimdi o? Başını önüne eğmiş büyük ihtimalle acı hatıralarını düşünüyordu.
Kimdi o?
Belki de bu ıssız yerde yaşamasının nedeni yalnız kalmak istemesiydi. Ya yalnız olmadığını anladıysa, ya beni... Sonunu getirmek istemediğim cümlelere giriş yapıyordum. Ya beni, ya bana, ya ben...
Kimdi o?
O uzun vücudunun üstünde başını taşıyamıyorcasına eğik tutmasının nedeni belki de eksik yaşanmışlıktı.
Kimdi o?
Seçemediğim, hiçbir dış görünüş yükleyemediğim bu her kimse, beni korkutuyordu, yalnızlığıyla eziyordu tüm bedenimi. Sonra hareket etmeye başladı. Ben mi gidiyordum o mu geliyordu bilmiyorum, her şey yok olmuştu, ben de... Sadece o vardı.
Kimdi o?
Belki de âşık olduğu biri vardı, çok sevmiş karşılık görememişti,
belki de annesi bir kez olsun okşamamıştı saçını, bir sığıntı gibi yaşamıştı evinde. Kendini hep işlemediği suçun affettiricisi gibi gördü belki de.
Kimdi o?
Yaklaştıkça hafifliyordum. Gözlerini göremiyordum ama sert
bakışlarını hissedebiliyordum. Sanki nefretiyle bir çember oluşturmuştu kendisine. Bir yanı severken diğer yanı hep nefret etmişti insanlardan. Eksiklerini tamamlamak zor gelmişti, kendisini tamamlamaktan vazgeçip, diğer hayatlardan kendini eksiltti belki de.
Kimdi o?
Kimdi bu yalnızlığa esir olmuş zavallı. Kendi sessizliğinde boğulmuş dilsiz. Artık o kadar yaklaşmıştım ki onu görüyor ama tanımlayamıyordum. Bakıyor ama göremiyordum. Boğazımda düğümlenen şey her neyse nefes aldırmıyordu bana. Kalbim rayından çıkmıştı, bacaklarım vücudumu zelzeleye uğratırcasına titriyordu. Hayatıma dair her şeyin geçmesi gerekirdi. Oysa ben hiçbir şey duymuyor, görmüyor, hissetmiyordum. Sanki hayatıma dair tüm cümleleri kurmuştum. Yalnızdım; eziktim; güvensizlikle, nefretle doluydum. Bir şeyler hep az gelmişti, ben hep yaşamayı özlemiştim, özlediklerimi yaşayamamıştım da. Ben hep gelecekleri bekledim ama onlar hiç gelmedi. Ama tek suçlu onlar değil, ben hep bekledim, keşke gidebilseydim. Bir güvenebilseydim kendime. Ah bir gittiğimde hoş geldin diyeceklerinden emin olabilseydim.
Artık bacaklarım titremiyordu. Üzerimde bir serinlik… Rüzgâr uyan dercesine enseme doğru esiyor. Önce camına ay ışığı vurmuş, verandasına varıncaya tahtakurularının harap ettiği kulübeye baktım, sonra önümde cansız, cisimsiz duran elektrik direğine; en son ne zaman ışık saçtığını merak etmeden, terk edilişini merak etmeden... Her şey yerli yerindeydi artık; çakıl taşları, ağaçlar, yol, kulübe, elektrik direği ve ben... Artık ne karanlıktan ne de etraftakilerden korkuyordum, daha baskın bir korku vardı içimde; kendimle karşı karşıya gelmek;
Kimdi o?
O, bendim.
Ormanın o müthiş büyüsüne kendimi kaptırmış yürüyordum ki az sonra bir rampayı tırmanmaya başladım. Artık karanlığa boğulmuştum. Ormanın o kasveti, o çekiciği sarmıştı boğazımı da nefes alamıyordum sanki. Rampayı aştığımda gözümün görebileceği o en son noktada bir kulübenin yanan ışığını gördüm. Artık imkânı yoktu duramazdım. Ayaklarım beynimden bağımsız atıyordu adımlarını, dur diyemiyordum, durmasını da istemiyordum. Korktukça korkmayı seviyordum. Gittikçe yaklaşıyordum. Ve onu gördüm. Adımlarımın yavaşladığını hatta yürümeyi bıraktığımı fark ettim. Ne ağaçlar ne çakıl taşları ne de kulübe kaldı aklımda. Yalnızca onu görüyordum. Üstüme üstüme geliyordu, kimdi o? Başını önüne eğmiş büyük ihtimalle acı hatıralarını düşünüyordu.
Kimdi o?
Belki de bu ıssız yerde yaşamasının nedeni yalnız kalmak istemesiydi. Ya yalnız olmadığını anladıysa, ya beni... Sonunu getirmek istemediğim cümlelere giriş yapıyordum. Ya beni, ya bana, ya ben...
Kimdi o?
O uzun vücudunun üstünde başını taşıyamıyorcasına eğik tutmasının nedeni belki de eksik yaşanmışlıktı.
Kimdi o?
Seçemediğim, hiçbir dış görünüş yükleyemediğim bu her kimse, beni korkutuyordu, yalnızlığıyla eziyordu tüm bedenimi. Sonra hareket etmeye başladı. Ben mi gidiyordum o mu geliyordu bilmiyorum, her şey yok olmuştu, ben de... Sadece o vardı.
Kimdi o?
Belki de âşık olduğu biri vardı, çok sevmiş karşılık görememişti,
belki de annesi bir kez olsun okşamamıştı saçını, bir sığıntı gibi yaşamıştı evinde. Kendini hep işlemediği suçun affettiricisi gibi gördü belki de.
Kimdi o?
Yaklaştıkça hafifliyordum. Gözlerini göremiyordum ama sert
bakışlarını hissedebiliyordum. Sanki nefretiyle bir çember oluşturmuştu kendisine. Bir yanı severken diğer yanı hep nefret etmişti insanlardan. Eksiklerini tamamlamak zor gelmişti, kendisini tamamlamaktan vazgeçip, diğer hayatlardan kendini eksiltti belki de.
Kimdi o?
Kimdi bu yalnızlığa esir olmuş zavallı. Kendi sessizliğinde boğulmuş dilsiz. Artık o kadar yaklaşmıştım ki onu görüyor ama tanımlayamıyordum. Bakıyor ama göremiyordum. Boğazımda düğümlenen şey her neyse nefes aldırmıyordu bana. Kalbim rayından çıkmıştı, bacaklarım vücudumu zelzeleye uğratırcasına titriyordu. Hayatıma dair her şeyin geçmesi gerekirdi. Oysa ben hiçbir şey duymuyor, görmüyor, hissetmiyordum. Sanki hayatıma dair tüm cümleleri kurmuştum. Yalnızdım; eziktim; güvensizlikle, nefretle doluydum. Bir şeyler hep az gelmişti, ben hep yaşamayı özlemiştim, özlediklerimi yaşayamamıştım da. Ben hep gelecekleri bekledim ama onlar hiç gelmedi. Ama tek suçlu onlar değil, ben hep bekledim, keşke gidebilseydim. Bir güvenebilseydim kendime. Ah bir gittiğimde hoş geldin diyeceklerinden emin olabilseydim.
Artık bacaklarım titremiyordu. Üzerimde bir serinlik… Rüzgâr uyan dercesine enseme doğru esiyor. Önce camına ay ışığı vurmuş, verandasına varıncaya tahtakurularının harap ettiği kulübeye baktım, sonra önümde cansız, cisimsiz duran elektrik direğine; en son ne zaman ışık saçtığını merak etmeden, terk edilişini merak etmeden... Her şey yerli yerindeydi artık; çakıl taşları, ağaçlar, yol, kulübe, elektrik direği ve ben... Artık ne karanlıktan ne de etraftakilerden korkuyordum, daha baskın bir korku vardı içimde; kendimle karşı karşıya gelmek;
Kimdi o?
O, bendim.
18 Ocak 2010 Pazartesi
Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekçi edebiyat akımının öncüsü olur. Bu eserinde de gerçekçiliği ile görünmeyen yüzleri ortaya çıkarıyor. Belki de birçoğumuzun görmezden geldiği ve biraz da unuttuğu yüzler ortaya çıkıveriyor. Sadece yüzler değil tanımlayamadığımız duygularımız da… İçte yaşadığımız ve anlatamadığımız birçok kez kendimize sakladığımız duygular pervasızca dökülüyor bu eserin sayfalarında. Kısacası sırlarımız açığa çıkıyor.
Kürk Mantolu Madonna bu yönüyle başarılı bir psikolojik anlatıdır. İnsanların iç yaşantılarındaki ilk kıpırtıları, mutluluğu ve yıkımı sırayla verir. İnsanın zayıflığını da en güçlü yanını da işler, ucunu zamana kaptırarak. Zamanla güçlenen ve zayıflayanları ya da zamanın güçlü ve zayıf yanlarını duyumsarız. Zavallılığımızdan gelen o güç, sarsılmaz sandığımız ama aslında en kalın yerinden kolayca kopabilecek olan kudret bu kitapta kırılıverir. Acaba demeye başlarız. Raif Bey ve ben… Birden çırılçıplak kalır ve Raif Beyle yüzleşiriz. Sorar bize “hayat nelere küstürdü sizi, siz nerde hata yaptınız peki” diye. Bizi suskunluğuyla ezen kahramanın karşısında susma lüksümüz kalmaz. İşte o an çıplak kalırız.
Oturtmaya çalıştığımız düzenin içinde yitirdiklerimiz vardır bu kitapta. Görmezden geldiğimiz, bir an bakıp gözlerimizi kaçırdığımız insanlar, göz kırpar ve aslında o zaman anlarız, görmezden geldiğimiz kimliklerimizden kaçışımızın yersizliğini. Okuyunuz…
12 Ocak 2010 Salı
PORTRE- KOKU
"Bir kitapta okumuştum, 'Hiçbir kahvenin tadı kokusu kadar güzel değildir', diye" dedi kız, önünde duran kahvelerin kapaklarını tek tek açıp koklarken, Irısh Cream... Ona gelince durdu. 'Ve' dedi, 'bence aşkın da bir kokusu vardır ve hiçbir aşkın tadı kokusu kadar güzel değildir.' Elindeki kavanozdan bir nefes kadar uzun, baş döndürücü bir koku burnunu sızlattı. 'İşte benim aşkım da böyle kokuyor.'dedi.
Böyle kokuyor olmalıydı. Yaşanmışlık sinen bir koku gibi, kahveye sinmişti kokusu, yaşanmışlık sinen bir koku kadar yaşanmış kılardı bu onu.
(Serkan'a dost şükranlarımla...)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
